Son eklenenler

En güzel sevme biçimi mücadele etmektir!

Hayvanlar, çoğu zaman etrafımızda varlıklarını bile fark etmediğimiz canlılar. Fakat biz, dünyayı kendimizin zannettiğimiz için onların da sahibi olduğumuzu düşünüyoruz, kibirlice. Ve de onları incitebiliyoruz zalimce… İnsanın kendilik nefretini, kendinden daha zayıf canlılar üzerine boşaltması ne kadar acıklı bir durum! Neyse ki, bu konuda çalışan insanlar var. Oyuncu Özge Özder, hayvanların yaşam hakları için çalışan Bana Göz Kulak Ol Derneği’nin kurucularından biri. Onunla hayvan hakları konusunda hangi noktada olduğumuzu konuştuk. Elbette mensubu olduğu Şehir Tiyatroları üstündeki bulutları da konuştuk.

En güzel sevme biçimi mücadele etmektir!

Bana Göz Kulak Ol Derneği nasıl ve neden kuruldu?

Ben çocukluğumdan beri her tür hayvanla iç içe büyüdüm. Anneannem de dedem de maneviyatı yüksek, inançlı insanlar olmakla birlikte, hayvanlar konusunda da çok hassaslardı. Hep, Allah’ın dilsiz varlıkları onlar ve bize emanetler, derlerdi. Bu şekilde büyüyünce o bilince sahip olarak yetişiyorsun. Sokakta hayvan görünce “canım yazık” demek var, “onun için ne yapabilirim?” diye düşünmek var. Ben her zaman sevginin en güzel biçiminin; sevdiğin şey, kişi, inandığın kavramlar için mücadele etmek olduğunu düşünürüm. En güzel sevme biçimi mücadele etmektir. Dolayısıyla kendiliğinden bilinçli yetiştirilmiş bir hayvansever oldum, annemin de çok etkisi var. Vatandaş olarak her zaman hayvanlar için yapılan her türlü eyleme katıldım, imza atılacaksa attım, onlara ses vermek için elimden geleni yaptım. Sonra hayat beni en sevdiğim meslekle buluşturdu ve televizyonda da yer aldığım için tanındım. Sonra da senin gibi medyadan insanlarla konuşabilme şansına erişebilmiş oldum. Bu dernek fikri de biraz buradan çıktı.

Şöhreti faydaya dönüştürmek isteği gibi?

Aynen. Mesleğimiz gereği bize eşlik eden bu ünlü kavramını pozitif bir şeye dönüştürmek, bunu konuşamayan o dilsiz canlıların sesi olarak kullanabilmek, kuruluş mantığı buydu. 2013’de çok fazla yunus parkı reklamı yapıldı, hala da bazen hayvanat bahçesi, sirk, yunus parkı reklamları yapılıyor. Ben de dedim ki, medyada bu tip sponsorluklar alınıp bunların reklamı yapılıyorsa hayvanların arkasında da ben ve benim gibiler var. Bizlerin de bazı mecralarda sesimizi duyurma şansımız var, biz de hayvanlar için sesimizi yükseltebiliriz dedim. Ondan sonra da hayatlarında hayvanlarla ilgili bu bilinci taşıyarak yaşayan Aslı Tandoğan, Ayça Varlıer ile 3 kurucu üye olarak bu derneği kurduk. Şu anda kampanyalarda yer alan 50 kişiyi aşkın gönüllü sanatçı üyemiz var. Mama bağışları, hayvan tedavileri, diğer hayvan derneklerinin yaptığı genel geçer her şeyi biz de yapıyoruz. Ama bizim esas amacımız gündem yaratmak! Bir tür farkındalık ekbiyiz biz. Biz esaret altındaki insan sömürüsüne açık, yük, kürk, deney hayvanları dahil tüm hayvanlara ses olmak istiyoruz, esas amacımız bu.

Yeni projelerinizden biri “Satın Alma Sahiplen”in amacı nedir?

14 Şubat, yeni yıl ve sömestr tatili pet shoplar’ın en çok satış yapılan dönem. Bu dönem en çok buna dikkat çekmek gerekiyordu. Hayvanların hediyelik eşya olmadığını, ille de cins hayvan istiyorlarsa barınaklarda da bulabileceklerini hatırlattık. Aslında kampanya tanıtımını çok önceden hazırlamış olmamıza rağmen şimdi yayınlamaya karar verdik çünkü ülke gündemini bölmek istemedik, ülkemizde çok kötü şeyler yaşandı, seçimler oldu…

Bu dünya sadece bize ait değil

Barınakların kötü şartlarda olduğu hep konuşulan konulardan biri. Hangi şartlarda hayvanlar orada yaşamak zorundalar?

Geçenlerde kapının önünde baktığımız bir hayvanımız kayboldu, onu ararken bazı barınakların son durumunu tekrar görme şansım oldu. Biz satın alma, sahiplen diye bu kadar çabalarken, bazı barınakların ısrarla insanları içeriye almamasına tanıklık ettim. Hayvan sahiplenmek için gelen ama barınak kapısından geri çevirilen insanlar var. Bunun olmaması gerekiyor. Nispeten iyi şartlarda hizmet verilmeye çalışılan yerler de var ama bazı belediyelerin hiç ilgilenmediği, hayvanların açlıkla, hastalıkla mücadele verdikleri, kapatıldıkları küçük alan içinde kakalarından yürüyecek yer bulamadıkları durumlar da var. Elbette ki devletimizin o hayvanlara iyi bir sağlık hizmeti vermesi, yaraları iyileşene kadar bir yerde bakması gerekiyor. Ama bu tip yerlerin hayvansever platformları tarafından ziyaret edilmesine, iyi ellerde olduklarına tanıklık etmelerine engel olunmaması gerekiyor. Hayvanseverler bu yüzden tepki veriyor. İçeriyi göremeyince orada ne olduğu haklı bir şüphe uyandırıyor. Ama biz hiçbir şekilde sokak hayvanlarının bir sağlık problemi ve tedavi edilmesi gereken bir durumu yoksa mahallerinden alınmasını,toplanmasını istemiyoruz. Çünkü bunun adı esaret! Biz ki inançları sağlam bir toplumuz, öyle diyoruz, eğer ki onlar bize Allah’ın emanetiyse, bu suçsuz canlıların bizim tarafımızdan hiçbir yere hapsedilmemesi gerekiyor. Barınak, hiçbir dört duvar, yunus parkı, hayvanat bahçesi vs., hiçbir yer onlar için güzel olamaz. Onlar doğanın ve sokağımızın çocukları.

Temel sorun insanın dünyayı kendine ait sanması ve onu istediği gibi yok etme hakkını kendine bulması sanırım.

Yürüyorum, evimin önünde köpekler var, ben görmek istemiyorum diyen insanlar var. Ben onlara şunu söylemek istiyorum: 50-100 yıl önce bu mahalle yoktu, burası bir ormandı ve hayvanlar vardı. İnsan buraya girdi, ağaçları kesti, bu binayı dikti. Bu hayvanlar yine burada. Sen bu binaya yerleştin, şimdi onlara git diyorsun ama onlar senden önce de buradaydı. İnsanoğlunu çok kibirli buluyorum. Bu dünya sadece bize ait değil.

Hayvanları canlı değil mal gibi mi görüyoruz?

Aynen öyle. Yasanın tanımladığı neredeyse o noktaya geliyor. Mesela benim hayvanıma biri birşey yaptığı zaman malıma zarar veriliyor gibi bir yasal karşılığı oluyor. Hayvanlara şiddet ya da istismar gibi toplum vicdanını sarsan olaylarda, devletimiz tarafından gerçekten ciddi cezalar verilmeli. Aksi halde vicdanımız susmuyor. Ben eğitimli biri olarak, yasaların tatmin edemediği ve bir türlü susmayan vicdanım yüzünden gidip tabii ki şiddete dönük olay yaratmıyorum. “Suçluya cezasını ben veririm o zaman” noktası çok tehlikeli! Ama gözleri önünde hayvana eziyet edilen bir başkası duygusal patlamasına yenik düşebilir, tanıklık ettiği olayın şokuyla yanlış bir karar verebilir. Yasaların yetersiz oluşu, vicdan sahibi insanları resmen sabır sınavına tutuyor. Devletimiz dilsiz mahluklara eziyet eden insanlara bu kadar anlayışlı olmamalı! Arabasının arkasına köpek bağlayıp sürükleyen adama nasıl ceza veremiyoruz? Neden yasal olarak müdahele edemiyoruz?

Edemiyor muyuz? Yasal mevuzat hayvanlar için nasıl işliyoruz?

Aslında İl Orman ve Su İşleri araba arkasında sürüklenen o köpeğe el koyabilir mesela. Ama olan yasaları da işletemiyoruz.Vicdani bir mesele bu. Hayvansever insanlar yasa koyucular arasında da vardır, onlara seslenmek istiyorum: Hayvanlar onlara bakan insanlar için bir bebek gibidir. Çünkü konuşamayan masum yaratıklar onlar. Lütfen en kısa zamanda bir ek madde çıkarılsın ve hayvanlara şiddet, suistimal hapis cezasıyla cezalandırılsın. Olan yasalarda sağlıklı işlesin, işletemiyoruz.

Ama zaten bu hemen her konuda geçerli.

Aynen öyle. Hayvan haklarıyla ilgili yasaları, iyi niyetle çalışan STK’lar ve dernekler var. Hayvan Hakları Barosu var. Devletin de bizlerden destek alarak bu yasaları en acil şekilde düzenlemesini istiyoruz.

İyilik öznesi tartışılmaz!

en-guzel-sevme-bicimi-mucadele-etmektir-111185-1.

Sizin dernek olarak bu konuda çalışmanız oldu mu?

Oldu tabii. Seçimler öncesinde bu konuda çok ilerlendi ama seçimden sonra yasa tasarısı kadük (sonuçlandırılamayan) oldu. Şu anda hepimiz yasaların çok caydırıcı nitelikte gelişmesini bekliyoruz. Halbuki kadına ve çocuğa şiddetin bu kadar yüksek olduğu ortamda, bu konu çok daha önce ciddiye alınmalıydı. Dünyada yapılan araştırmalarda, insanların çocuktan önce ilk şiddeti hayvana uyguladığı tespit ediliyor. Yani hayvana eziyet eden adamın gelecekte suç potansiyeli var. Siz bunu yapana bu kadar az ceza verirseniz, o adam yasadan korkmuyor ve bir sonraki adımda hedefi çocuk ve kadına şiddet oluyor.

Yasayı koyan, uygulayan ve şiddet gösteren de insan olduğuna göre eğitime geliyoruz.

Biz okullarda bu tip eğitimlerin olmasını istiyoruz. Derneğimizin sanatçıları bu konuda çalışmaya gönüllü sanatçılar. Bu konuda adımlar da atmış durumdayız. Fakat bunun da yine devlet eliyle yapılması gerekiyor. Çocukları hayvanat bahçesine götürmek değil ama bu. Hayvanı sevmekle ilgili kafamız karışık. Çocuklara sevmeyle ilgili doğru eğitim vermemiz gerekiyor. Sevdiğin bir şeyi korumalısın, onun için mücadele etmelisin, empati kurmalısın. Yoksa seviyorum deyip kadın da öldürüyorlar!

Mesela memlekette neler oluyor, siz hayvanlarla uğraşıyorsunuz azarını işitiyor musunuz?

Ben bu konuya hep şöyle cevap veriyorum: Biz maalesef insanoğlunun kibirle dünyayı ele geçirdiği bir ortamda yaşıyoruz ve insanoğlunun gündemi hiç bitmiyor. Ama onların acıları da yine insanoğlu yüzünden hiç bitmiyor ve onların acılarına bizden sıra gelmiyor. İçimizden birileri hayvanlara ettiğimiz eziyetlerin özrünü onlardan dilemeli. Ben insanoğlu adına kendimi mahçup hissediyor ve onlardan özrümü bu şekilde diliyorum. Onları seviyor ve onlar için mücadele ediyorum. Benim insani olarak toplumumuzun yaşadığı, hepimizi depresyona sürükleyen acılardan, belki pek çok insana göre çok daha fazla canım yanıyor. Duygusal bir insanım, uykularım bozuluyor, tabii ki o konuyla ilgili gündeme ben de çekiliyorum. Aksi bir şey düşünebilir mi? Benim hayvan haklarını hayatımda benimseme nedenim; onların hiçbir zaman konuşamayacak olması. Ben şimdiye kadar hiç kimsenin yaptığı iyilik öznesini tartışmadım, yapılan iyiliği sadece takdir ettim. İyilik öznesi tartışılmaz! Hayvanlarla ilgili çalışmam insan sırtımı dönüyorum anlamına gelmemeli. Benim inancıma göre de zaten bir insana yaptığın iyiliği ifşa etmek ayıptır. O yüzden “bir günde bir çorba ısmarla bir çocuğa da onun fotosunu paylaş” diye yorum yazanlar ne öyle bir foto görecekler, ne de bunu benim ağzımdan duyacaklar.

Kısırkaya projesi büyük tepki toplamıştı, nedir son durum?

Dernek sanatçıları olarak dikkatle takip ediyoruz. Yapı tamamen bitmiş bir durumda. Gidip gördüm ama sadece gösterilen kısımları. Bununla ilgili hayvanseverlerin tepki göstermesinin sebebi, bu kadar büyük kapasiteli bir merkezin iyi çalışabileceğine güvenmiyorlar. Ayrıca bölge olarak rüzgara, denize çok açık bir konumda. Kış için çok rutubetli, soğuk. Hayvanlar için sağlıklı bir yer olmayacağından endişeleniyoruz. Kriterlerin tam tersine ayaza tamamen açık bir bakımevi. Bu kadar büyük kapasiteli bir yere köpekleri doldurduğunda, İstanbul’da sokakta hayvan kalmayacak gibi bir endişe de var tabii. Daha önceki kötü deneyimlerden haklı olarak önyargı var. Kesinlikle bu çalışmalar yapılacağı zaman STK’lar ve hayvanseverleri dışlamadan yürütülmeli. Bu gizlilik insanları şüphelendiriyor.

Sokak hayvanları en çok hangi sorunları yaşıyor?

Kötü muamele, tecavüz, istismar, işkence… Sokak koşullarında kediler küçük olduklarından bir nebze sığınacak bir yer, konteynıra zıplayıp yiyecek bulabiliyorlar ama köpeklerin böyle bir şansı da yok, sizin vereceğiniz bir kap mamaya kalıyor şansı,her yerde göze batıyorlar, tekme yiyorlar…

‘Mesleğimiz muhalif olmayı gerektirir’

İşlerinden de bahsedelim. Şehir Tiyatroları’nda oyun var, dizi var.

“Onikinci Gece” devam ediyor. Gerçekten bir gelen bir daha geliyor. Bu anlamda alnımızın akıyla içinden çıktığımız bir iş oldu. Serdar Biliş takip ettiğim, çalışmak istediğim bir yönetmendi. Çok mutlulukla çalıştım. Müziklerini sevgili Çiğdem Erken yaptı,Candan Baş gibi bir kadın koreografimizi yaptı. Gamze Kuş hem dekorumuzun, hem de şahane kostümlerimizi tasarladı.Her birimi çok güzel çalışan ve sahneden seyirciye de enerji olarak en üst seviyede geçen, çok doğru bir iş oldu.

Yaklaşık iki yıl önce konuştuğumuzda Şehir Tiyatroları’nı aile gibi gördüğünü söylemiştin. Ailenizde huzursuzluk bitmiyor gibi görünüyor dışarıdan. Yönetim yeniden değişti, siz neler yaşıyorsunuz, bu değişiklikler sizi ne kadar etkiliyor?

Ailemizin içi huzurlu. Bir apartmanda kapını kapadığında içeride ailenlesindir. Ama bir yönetici kapını çalıp, ailenle ilgili söz hakkı alırsa, elbette ailenin huzuru kaçar. Bizim mücadelemiz, kaybedilen haklarımızı almakla ilgili. Nedir bu? Tiyatroyu tiyatrocular yönetir. Eskiden özerklik durumumuz vardı, biz başka bir şeyin içine dahil olmak istemiyoruz. Elbette her kurumda olduğu gibi; içimizde politik görüşleri, dert ettiği konular farklı olan pek çok insan var, bu renktir. Fakat tüm bu insanların ortak paydada buluştuğu tek nokta, bürokratlarla hareket edilsin istemiyor kurum sanatçıları. Bugün tiyatro sanatı ne gerektiriyorsa, onu hakkıyla yapalım istiyoruz. Yönetimi ilgilendiren ve ancak sanat insanlarının anlayacağı konuları politikadan gelen insanlarla tartışmayalım. Tabii ki insanlar haklı olarak da teşviklerini bekliyorlar. Sadece bu para ile çalışan kocaman bir teknik ekip var. Bunlar bizim kazanılmış haklarımız. Kadroları hak eden arkadaşlarımıza verilsin istiyoruz. Bir sanatçının tiyatrodan aldığı maaş, inanın ancak kira ödeyeceği bir rakam. Herkes ikinci bir iş yapabilme şansına sahip değil. Kadrolu maaşı alabilme sürecimiz de sıkıntılı zaten, ben 7. sene kadro alabilmiş bir insanım. Bugünün 50 lirasına tekabül eden bir yevmiye alıyordum sadece çalıştığım günler, yani yaz tatilleri ve sahnede olmadığım günler hariç. Televizyon, dublaj sektörü bana şans vermeyebilirdi. Sürekli maaş alıyorlar diyorlar ya; benim en verimli olduğum dönemde, 6 yıl 50 TL’den çalıştığım zamanları ve sonra aldığım maaşları toplayıp bölelim, o zaman tüm çalışma hayatıma, bakalım ortalama ne kalacak? O yüzden kadrolarını bekleyen arkadaşlarımız, teşvik meselesi bizler için çok önemli. Bir de tabii 100 yıllık bir kurum bu ülkede bir incidir. Varlığını sürdürebilmesi için kadrolarının sürebilmesi gerekir. İnsanların şahsi görüşlerini bireysel alanlarda açıklama hakkı var ama tiyatro bizim iş yerimizdir. Dolayısıyla sizin bir şahısla derdiniz olamaz. Bundan 100 yıl önce de böyleydi, 100 yıl sonra da böyle olmalı. Her zaman toplumu rahatsız eden olaylara parmak pasmak, muhalif olmak zorundayız.

en-guzel-sevme-bicimi-mucadele-etmektir-111187-1.Zaten mesleğinizin özünde muhaliflik yok mu?

Mesleğimiz muhalif olmayı da gerektirir. Her zaman tespit ettiğimiz kötü giden şeyleri, sahne üzerinden, ana fikir olarak savunan oyunlar vasıtasıyla dile getirmek zorundayız. Aynı şey edebiyat ve diğer sanat dalları için de geçerli. Hangi siyasi parti ya da görüş bizi yönetiyor olursa olsun, bizim her zaman yapacağımız şey, muhalif olmak ve yolunda gitmeyen şeyleri sanatla süzerek dile getirmek. Burada hiçbir kafa karışıklığı yok.

Ne yazık ki meslektaşınız Levent Üzümcü mesleğini kötü yaptığı için değil, muhalif kimliği yüzünden işinden atıldı.

Şöyle söyleyeyim; hiçbir cezası olmayan, oynadığı oyunların hepsi dolu oynayan, çok idealist, dünya görüşü yüksek bilinç seviyesinde, derneğimizde de hayvanlarla ilgili her türlü haksızlıkta yanımızda olan biri. O yüzden bizlerin şahıslarla kavgası var gibi algılansın istemiyorum. Yolunda gitmeyen bir şeyler varsa, sanatçı her zaman o anki toplumsal sorunları sahneden sanatı vasıtasıyla yansıtacak insandır. Biz eğlence sektörü değiliz çünkü, eğlenceliyiz ama görevimiz eğlendiricilik değil. Zamanında soytarılar bile (ki ben “Onikinci Gece”de soytarı oynuyorum) krallarının yanında en sert sözleri söyleyen, şakaları yapan insanlardır. Şimdinin soytarılık anlayışından bahsetmiyorum. Krallık, tek adamlık dönemlerinde bile ona sert sözleri söyleyebilen dobra insandır soytarı. Ben bunun unutulmaması gerektiğini düşünüyorum. Sizin yanınızda çalışan insanlar, kendi menfaatlerine göre toplumsal olayları size çarpıtarak anlatabilirler. Ama karşınızda hiçbir çıkarı olmadan sadece sanat yapan insanlar, toplumun gerçek sesleridir. Bu böyle olmalı, olmaya da devam edecek. Ve biz de 100 yıllık bir kurumu elbette terk edip gitmeyeceğiz.

Bütün bu yaşananlar bir otosansür mekanizması getiriyor mu?

Ben bunu kendime bulaştırmamaya çok gayret ediyorum ama işin kötüsü bu bir algı mekanizması gibi sızarak kemiklerimize işliyor. Karanlık olduktan sonra o sokaktan geçmesem daha iyi, bu etek bu semte uygun değil diyorsam, tamam. Mesleğimizde de, ben bu sözü söylersem ne olur?, dersem işte bu otosansür. Örneğin; birisinin sana bir direktif vermesi, somut bir şeydir. Bu durumda iki seçeneğin vardır, ya o noktayı terk edersin (ki ben özgürlükler için mücadele edilmesinden yanayım) ya da kalırsın. Ama asıl öbürü yani soyut olan otosansür en korkuncu.

Mesela sen bu röportajda bunu hissediyor musun?

Mutlaka hissediyorumdur. Hissetmeme olasılığım olabilir mi? Sen de bu soruyu sormasam ya da bunu yayınlayabilir miyiz diyorsundur bazen.

Bizde öyle bir şey yok ama seni düşünerek soru sorma sorumluluğu taşıdığım doğru.

İşte, bak. Sen beni düşünüyorsun, ben de memurum ya da söylediğim bir şey kuruma zarar verebilir mi diye düşünebilirim. Ben bu ülkede cesaretle sözünü söyleyebilen sanatçılar, yarın için kendini feda edecek idealist insanlar, senin gibi mesleğini doğru yapan gazeteciler olduğuna inanıyorum. Bunu gözlerimizle görüyoruz zaten. Ama bunun bizim toplumumuza geçmesiyle ilgili bir sıkıntı yaşıyoruz. İnsanlar artık git gide, ben ne kadar konuşursam konuşayım, yazarsam yazayım bu değişmeyecek diye düşünmeye başlıyorlar. Ya da göç isteği, başka bir yerin daha iyi olacağı hayali… Kiminle konuşsam bu noktada. Toplumumuzun sanatçılar da suya sabuna dokunmuyorlar gibi bir açığı yok bana göre. O sanatçıya bir şey olduğunda bizim toplumsal farkındalığımız nerede? O yüzden korku çok insana dair bir şey. Ben de korkabilirim, bu kadar konuşabilirim, sen de korkabilirsin, bir başkası daha korkusuzdur başka şeyler söyler. Bazısı hiç bulaşmaz, senin gazetene bile konuşmaz. Herkesin sınırları var, korkmak çok insani bir şey. Ama korkusuzca kendini ifade eden insanların toplum tarafından yalnız bırakılması beni çok üzüyor. Çok inciniyorum ve öfkeleniyorum. Bazıları bazen siz söyleyin, siz söylemeyeceksiniz de kim söyleyecek diyor, ya hu söylüyoruz da sonra sen ne yapıyorsun? O insanın mahkemesini takip ediyor musun mesela? Neticede, umudumun olduğu dönemlerde daha başka türlü konuşuyorum, umutsuz olduğum dönemlerde daha başka türlü konuşuyorum, ben de etkileniyorum sonuçta…

***

Sen her zaman umutlu olmaya çalışan birisin, bu değişmemiş…

Umutsuz olursam, çok mutsuz bir insan olurum. Umut etmekten başka bir çarem yok. Dünyanın daha iyi bir yer olacağını umut etmezsem, hayvanlara yardım edecek gücü, sahneden seyirciye aktaracak o enerjiyi de bulamam. Neyimiz var umudumuzdan ve maneviyatımızdan başka sarılacak?

ÖZLEM ÖZDEMİR- info@ozlemozdemir.net / @ozlemozdemir
Fotoğraflar: PINAR ERTE / http://www.pinarerte.com

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: